• Meltem Akadur

Hayat Aynı Terane


-Hüsnü Tabiat lokantasının arka kapısından kaçarken kameralarımıza yakalandı.

- Ülkenin son gözdesi Lokman Yüceses bugün lokantada sahne alacak. Çok sevilen, güzeller güzeli Ahu Su da ona eşlik edecek. Aralarındaki aşk dedikodularına rağmen ikilinin birlikte sahne alacak olması akıllarda soru işareti bırakıyor.

Çat. Televizyonu kapattı, yüzünde galibiyet gülümsemesiyle.

Aşk dedikoduları, hah, ben bu kadına bakarmıyım hiç, yılışık şey. Daha düne kadar düğünlerde göbek atıyordu. Hızlı hızlı lokantanın merdivenlerinden çıkarken, çok çabuk unuttu geldiği yeri. Şu Hüsnü olmasa zor görürdü bugünün AhuSu'yunu. Su gibi tabi, ordan oraya akıyor kadın. Ama saolsun Hüsnü baba olmasa hiçbirimiz bu camiada olamazdık, hakkını ödeyemem.

On yıl sonra

Ogün Lokmanın şef garson olarak lokantadaki ilk iş günüydü. Sıradan bir ilk gün,; sıradan insanlar, sıradan tanışma, sıradan müşteriler. Her şey öyle normaldi ki, daha iki ay önce bu kapıda ceketi ilikli garsonlarla karşılandığı, masanın o daha gelmeden donatıldığı günler sanki hiç yaşanmamış gibiydi.

Şunlara bak, daha düne kadar önümde pençe divandınız. 'Lokman bey karidesli sushimizi denemek istermisiniz, kabuklu şarabımız harikadır, hesapmı yok efendim ne münasebet' diye karşımda paket lastiği gibi gevşer de gevşerdiniz.

-Lokman, hemen giy kıyafetlerini de başla, birazdan burası kalabalık olmaya başlar. Hadi, daha ilk günden oyalanma, diye dürtükledi ordan Hüsnü'nün sağ kolu.

Tamam kardeşim, bi soluklanalım dimi. Nefret ediyorum hepinizden. Şu masada ilk oturduğumda nasılda fiyakam vardı. 'Sen ülkenin gördüğü göreceği en mükemmel şarkıcı olacaksın, sende cevher var' diye nasılda pohpohluyordu Hüsnü pisliği. Ne aptalım, yetenek vardı inkar edemem, ama büyük aptallık ettim Hüsnüye gelmekle. Bilmiyor muydum sanki, ah ah bilmez miyim ya. Bir gecede ünlü ettiği Bensuları, Berkcanları nasıl lokantanın kölesi haline getirdiği ortadaydı. Ortadaydı da işte, offf... Para, ün, saygı, sevgi, hepsine birden, aynı anda sahip olmak. Ulan otursaydın ya oturduğun yerde. Şu gelenlere bak, yalakalık yapacağım diye girdikleri şekillere. Lokantaya geleyimde üç beş haber yapsınlar diye oynamayacakları oyun yok bunların. Bak bak, birde yalandan 'durun çekmeyin' falan, ya oğlum gelmeden önce magazincileri çağırın diye talimat veren sen değil miydin? Hepsi aynı çöplüğün buruşuk kola kutuları.

Sanki kayalara yapışıp kalmış bir yosun gibi, dipten gelen dalgayla içine çekilip parçalara ayrılmışçasına bir nefret vardı içinde, kendi varlığının başka varlık tarafından taciz edilmesinin yarattığı kin ile beslenen. İlk gün oldukça hareketli başlamıştı.

-Lokman, şu tabakları götür, hadi, hızlı hızlı

Lokman elinde tabaklarla masadan masaya koşturuyordu. Yüzündeki tiksinti, içinde azıcık beyin kalmış biri tarafından hemen hissedilebilecek derecedeydi. Ama kimsenin yüzüne baktığı yoktu. O neydi ki, garson parçası. Oysaki kendileri ülkenin en saygın oyuncuları, en temiz şarkıcıları, en zengin futbolcuları, en en enlerdi, kendilerine göre. Servis yapadursun, kapıdan yeni gözde oyuncu çocuk girdi.

-Lokman, sonra hemen gel, yeni müşterimiz var, onu Ruhtronik için hazırla.

Yazık olacak şu mavi gözlerin elmas elmas parıltısına. Alacağı hiçbir pırlanta ona bu ışıltıyı veremeyecekki, acıyorum zavallıya. Ama onda bunu görecek kafa nerdee. Bak şuna, sanki lokantanın sahibi gibi nasılda kasılıyor. Bilse depodaki donmuş etlerden farksız olduğunu.

Bundan yirmi yıl önce, daha ruhtronik ile tanışmadan önce bende aynı böyleydim. Heyecanla yeni hayatımı bekliyordum. Sahi ne giyinmiştim o gün? Henüz fiyakalı jeanlerle tanışmamıştım, dolaptaki paçavralardan birini giymiştim herhalde, ha yok yok bizim Artiz Hüseyin mi ne vardı mahallede, saolsun o vermişti takımını, hatırladım. Aynada bir saat kendimi seyretmiştim. Eh, sonra unuttuk Artizi de o saf halimizide. O giydiğimiz takım yer bezi oldu emrimize. Valla bende çok ciğersizmişim be. Ama yok yok, tek suçlu Hüsnü. Lokantayı her ziyaretimizde ruhtronik içimizi boşalttı, posamızı çıkarana kadar sömürdü şerefsiz. Yoksa eski mahallesini unuturmu insan. Ben öyle biri değilimki. Yoksa öyle miyim? Amaan Lokman, olacak şeymi, şu herife, onun köpeklerine pabuç bırakma.

Ruhtronik mavi gözlü ile karşı karşıya gelince otomatik olarak çalışmaya başladı. Karşısında az önce parıl parıl, kendinden emin bir heyecanla etrafına bakınan gözler giderek sıradanlaşıyor, sanki başka bir enerji doluyordu içlerine. Potansiyeli keşfedilmiş heyecanın yerini, tüm dünyayı yaratmışlık aldı. Çocuk hırs ve ihtiras ile dolup taşarken, ruhtronikte ondan çektiği saflıkla besleniyor, güçleniyor, canlanıyordu. Bu adım, kendini kaybetmişlik, acı bir bilinmezlik yolunda daha başlangıçtı. Ruhtronik ile her buluşma bu alışverişi daha da pekiştirecekti. Bu sırada Hüsnü Tabiat, başka bir kölesinin fişini çekmekle meşguldü.

-Yapma etme Hüsnü baba, düşünemedim, seni ihmal ettim. Topu topu beş aydır katılmadım Ruhtronik seanslarına, bukadar çabukmu gözden çıkaracaksın beni?

-Sizin buraya karşı sorumluluğunuz var unuttunmu. Ünlü olmanın bedeli neyse onu ödemeyi en başında kabul ettiniz. Ben hiçbirinizi zorla içeri almadım, kendi isteğinizle geldiniz. Sözleşmenin en başında ne yazıyordu?

-Haklısın Hüsnü baba, cahilliğime ver

-Ne yazıyordu diye sordum

-Lokanta ziyaretleri düzenli şekilde yapılacak, haftada bir ruhtroniğe girilecek gibi birşeydi sanırım

Doğru söylüyor, kendi isteğimizle teslim ettik ruhlarımızı, bu mutfağı kokuşmuş, masalarına donmuş yağları sinmiş, tavanı çürümüş anılarla renk değiştirmiş lokantaya. İlk başta gözleri kör oluyor insanın, işte, benimde öyle olmadımı. Ülkenin en ünlü rock türkücüsü Lokman. Ey gidi, çok gençtim ozamanlar. Aslında düşününce, çokta zaman geçmedi üzerinden. Ama tabi, sözleşme vardı. Ah lokman, nasılda okumadan imzaladın onu. Hakettin sen yaşadıklarını. Yok canım, bukadarını değil. Adam resmen kullandı, kullanıyor hayallerimizi. Gerçi o sözleşmeyi imzalayınca hayal diye birşey de kalmıyor içimizde. Hislerimize yönelik ne varsa emiyor hepsini Allahsız.

-Lokman buraya gel. Şunun tazminatını öde, defolsun gitsin buradan.

Lokman gitti yerde Hüsnünün ayaklarını öpmeye çalışan adamın adının yazdığı tencereyi getirdi. Üç senedir bu camiadaydı adam. Lokantanın emrine verdiği ruhundan geriye pek bir şey kalmamıştı tencerede. Usulca aldı Lokmanın elinden tenceresini ve Hüsnüye son bir kez, insafa gelir belki diye baktı. Ama Hüsnü oralı değildi, önündeki başvuru defterini inceliyordu. İçlerinden en çok magazinde olabilecekleri ayıklıyordu. Onun ekmek teknesiydi içini kaşık kaşık boşaltıp işini bitirdiğinde karpuz kabuğu gibi fırlattığı aptallar.

Banada vaktinde küçük bir tas verdiklerinde , içinde üç beş çocukluk anımdan başka hiçbir şey kalmamıştı. On sene.... Kanımı emdikçe emdi şerefsiz. İki katlı köhne binaydı, şimdi kırk katlı gökdelen oldu.

Günler geçiyor, Lokman lokantadaki yerini iyice sağlamlaştırıyor, Hüsnünün dikkatini çekmeyecek şekilde güvenini kazanıyordu. Evine döndüğünde planlarının verdiği heyecan ve umutla rutinini gerçekleştiriyordu. O akşam da diğer günler gibiydi, ancak ertesi güne farklı başlayacaktı.

Hayatının on yıllık anısını duvarlarında yaşadığı evinin, kapısı yarı aralık arka odasına şöyle başını uzatıp çuval yığınlarına göz gezdirdikten sonra her akşam yaptığı gibi günlük magazin haberlerini okumak için köşesine çekildi. Son beş aydır hayatının rutini olmuştu. Zaten hayatında ne bir eş, ne dost, ne aile hiçbiri kalmamıştı. Tek bir amacı vardı. Derginin ön kapağındaki mavi gözlü çocuğun fotoğrafına baktı, gülümsedi ve dergiyi kırpmaya başladı.

Yarın bunların hiçbirini görmek zorunda kalmayacağım. Oh, sonunda hepinizden kurtulacağım. Pislik dünyanın kırıştırılmış janjanlı paket paçavraları.

Dergiyle işi bittiğinde çuvalların bulunduğu odaya giderek Madonnanın üzerindeki örtüyü kaldırdı ve beş aydır topladığı bütün magazin kırpıntılarını aletin üzerindeki küçük delikten içeri atmaya başladı. Madonna beslendikçe tıkır tıkır kalbi atmaya, canlanmaya başladı. Öyle ki, bütün çuvalları boşalttığında yerinde duramıyordu.

-Sakin ol kızım, az daha sabret.

Yarın ikimizde muhteşem bir gösterinin baş kahramanları olacağız. Yarın akşamki büyük parti var ya, hepsinin sonu olacak, hahha. Beni mahvettiler ama dünyalarını başlarına yıkacağım. Bir zamanların Yücesesi Lokman, yarın Kahraman lokman olacak. Ülke bu pisliklerden de onların bardağın dibindeki son damlaya kadar içen Ruhtroniklerinden de kurtulacak. Ah, saatler çabuk geçse de...

Ertesi gün Hüsnü Tabiat Lokantası tam bir curcuna içerisindeydi. Parti için herkes karınca gibi ordan oraya koşturuyordu. Müdürün gözleri Lokmanı ararken oldukça sinirliydi.

-Nerede senin şef?, diye sordu Hüsnü. 'Bugün büyük gün, herkes erkenden işinin başında olsun demedim mi?'

-Hemen çalışanları organize ediyorum patron. Lokmanı da bulacağım, bu sorumsuzluğun cezasını vereceğim merak etmeyin.

Lokanta tam gaz büyük organizasyona hazırlanadursun, Lokman da kendi hazırlıklarını tamamlıyordu. Sadece saatler kalmıştı artık. Ülkenin içinde sıkıştığı o karanlık, yalan örtü kalktığında, o renk renk pulları dökülüpte geriye güneş görmemiş taze varlığı açığa çıktığında hayatı kimbilir nasıl bir başlangıç bekliyordu.

-Madonna, hadi gidiyoruz.

-Takır tukur tıkır

İçimde tüm organlarım birbiriyle güreşe girmişte kalbim galip gelmenin coşkusuyla yerinden fırlayıp ayakucuma yuvarlanacakmışçasına deli gibi çarpıntı var. Heyecanım gökdelenin çatısından bile duyuluyor olmalı, neyse helikopterdir der geçerler. Şu ellerime bak, teline basılmışçasına titrek. Korkuyor muyum ne. Madonna nerde, hah, orda, yerini almış bile. Benden daha istekli. Yani bende istekliyim de, heyecanlandım sanki biraz. Kolay değil, koca bina, onlarca çalışan ve partiye gelen büyükler. Onların eli gözü heryerde, dikkatli olmakta fayda var. Korumaları olmadan rüyaya bile girmezler. Yarın daha temiz bir dünyaya uyanacaksın Lokman, gerisini düşünme. Şurdaki korumalardan biri bana mı bakıyor? Oh,yok, telefonda konuşuyormuş. Hadi bakalım, son vuruşu yapma vaktimiz geldi.

-Madonna hazır ol

-Tık tıkı tık tıkı tıkı tıkı

Madonna haratekete geçti. Gökdelenin giriş katındaydılar, kalbinde, büyük partinin tam üstünde, lokantanın taşıyıcı damarında. Madonna giderek hızlanıyordu, saniyeler geriye doğru uçarak gidiyor, on yazısı dokuzu ittiriyor, sekize dayanıyor, altı, beş, dört, üç, iki birin sırtında, ve.....

Lokman, varaklı bir yatakta, tepesinde melek yüzlü sarışın bir kadın, odada gül kokuları, kapının dışında anlamsız bir kalabalık gürültü ile gözlerini açtı.

-Nihayet kendine geldi. Hüsnü beyi çağırın hemen.

Neredeyim, ne oldu, Madonna nerde acaba? Yoksa başaramadık mı?Hüsnü beni yoketmeye mi geliyor?Ah Madonna, beni yolda bıraktın. Nerde bu adam ,biran evvel gelsin, ne olacaksa olsun artık. Zaten beni bitirdi, geriye neyim kaldı ki.

Hüsnü kapıdan içeri girdi. Arkasından onlarca ses yükseliyordu.

-Lokantayı havaya uçurma girişiminde bulunanın eski Lokman Yüceses olduğu doğrumu?

-Hüsnü bey bize basın açıklaması yapacak mısınız?

-Lokman Yüceses sahneye ne zaman dönecek?Hayranlarına mesajınız varmı?

Kameralardan kurtulup kapıyı kapattığında Lokman ve Hüsnü başbaşa kalmışlardı. Hüsnü yüzünde dünyaya egemen gülümsemeyle,

-Sevgili gözdem Lokman, seni aramızda görmek ne mutlu. Uzun zaman oldu, tekrar hoşgeldin

Elindeki magazin dergisinin kapağında fotoğrafını gören Lokman da aynı gülümsemeyle karşılık verdi.

Geri döndüm.

2 görüntüleme

Burası Neresi?

Okuduğum kitaplarda bende iz bırakanlardan başlayıp, hayalimdeki kahramanları cümlelerimle hayata geçirdiğim öykülerime dayanan bir dünyadasınız. 

Keyifli okumalar =)

 

© 2016 by 2ipte1cambaz.com.